Sepetim (0) Toplam: 0,00 TL

Melodik Melankolik (Öykü) - Barış Sever

MELODİK MELANKOLİK

 

Ilık bir gündoğumu kenti sarmıştı. Hevesle öten serçelerin sesi, metal örümcekler gibi dört bir yana dağılan arabaların gürültüsünde boğuluyor, yavaş yavaş dolmaya başlayan sokaklar, insanların göre duya aldırmaz olduğu günün monoton keşmekeşini muştuluyordu. Uykulu, derin, sessiz, mutsuz yüzler birbirlerine aldırmadan kaldırımları, merdivenleri, yokuşları arşınlıyor, bazen kambur sırtlara kutular dolusu mallar yüklenirken bazen de deri koltuklu, bilmem ne ağacından oyma kalantor masalarına sıcak kahve servis ediliyordu. Sabahın ilk saatlerinde yola çıkan işçiler gün içinde son kez görecekleri bahar güneşiyle vedalaşıyordu.

 

Düşlerinde gördüğü imgelerin peşinde sürüklenen Demir, kendi dışında hareketlenen hayattan habersizce uykusuna devam ediyordu. Perdeleri sıkıca örtülü odaya, baharın bu sıcak ve aydınlık havası henüz ulaşmamıştı. Odanın kapısı sertçe açıldı ve Neriman Hanım iri vücuduyla göründü. Yüzüne çarpan sigara kokusu ve kirli havadan bir an boğulacakmış gibi hissetti kendini. Hızla pencereye yöneldi, pencere kolunu çevirmesiyle birlikte içeri dolan taze havayı derin derin içine çekti. Rüzgârın peşi sıra çekingen bir ağırbaşlılıkla etrafı kaplayan gün ışığı, odadaki bütün detayları belirginleştirmişti.

 

Demir soğuk soğuk terlemişti. Şakaklarında biriken ter damlacıkları ışıkta parıldıyordu. Üzerindeki yorgan, yer yatağının dışına sarkmış, açıkta kalan vücudu döşeğin bir köşesinde tortop olmuştu. Yüzünde kızgın bir ifade vardı. Neriman Hanım yaklaşıp ona doğru eğildi ve uyanması için sarsarken terden sırılsıklam olmuş atletinin ıslaklığını duyumsadı.

 

“Demir, kalk oğlum...”

 

Demir cevap yerine bir an gözlerini açıp çevresine baktı ve ters tarafa dönüp uykusuna devam etti.

 

“Demir, hadi kalksana oğlum!..”

 

Demirden inilti gibi cılız bir ses yükselti:

 

“Anne git başımdan, uyuyorum!”

 

Neriman Hanım’ın gözü Demir’in başucundaki kitaba ilişmişti. Alıp boş gözlerle kitabın yıpranmış kapağındaki başlığı alçak bir sesle okudu.

 

“Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni. F. ENGELS”

 

Kitabı kuşkuyla eski yerine bırakırken, “Beyefendinin öğlene kadar neden uyuduğu şimdi belli oluyor,” diye düşündü. Kahvaltıyı hazırlayıp Demir’i yeniden uyandırmak üzere odayı terk etti. Demir annesi çıktıktan bir süre sonra uykusunun kaçtığını hissetmişti. Sırt üstü dönüp kirden grimsi bir renge dönüşmüş, bir zamanlar beyaz olan tavana gözlerini dikti ve düşüncelere daldı.

 

“Demir! Hadi kalk, kahvaltı hazır!..”

 

Üzerine sıkıcı bir üşengeçlik çökmüş bir türlü yekalkmayı başaramıyordu. Yarım dakika kadar daha kalkmakla kalkmamak arasındaki kararsızlığı yaşadı ve kendinden beklemediği bir anda, son bir gayretle yekinip yataktan çıktı. Elini yüzünü buz gibi akan suyun da etkisiyle bir çırpıda yıkadıktan sonra, evi hepten sarmış yumurta ve çay kokularının davetini kabul ederek mutfağa yöneldi. Neriman Hanım masanın bir ucuna yerleşmiş, kahvaltısına başlamıştı. Demir annesinin karşısına oturdu ve önceden doldurulmuş çayından iri bir yudum aldı.

 

“Ohh, yumurta da mis gibi koktu...”

 

“İyi ya, ye işte soğutmadan.”

 

Demir, annesinin sözünü ikiletmeden sıcak yumurtayı iştahla yemeye koyuldu. Kahvaltıları sessiz geçiyordu. Neriman Hanım keyif çaylarını bardaklara doldururken, önündeki paketten bir tane sigara alıp yaktı. Demir, annesinin kendisine de sigara tutmasını bekliyordu fakat uzatmadığını görünce kendisi uzanıp bir tane aldı.

 

“Neriman Hanım bakıyorum da sadece kendinize müslümansınız. Ne oluyoruz, bu da yeni mi çıktı?”

 

“Baban kızıyor, içmesin şu mereti diyor.”

 

“Aman, dinime küfreden Müslüman olsa bari. Kendi vapur bacası gibi mübarek, bir de bana mı söylüyor içmesin diye.”

 

“Oğlum sen daha gençsin, o yapmış zamanında bir cahillik, sen okumuş etmiş adamsın, bile bile bunu yapmana kızıyor. Bizden geçti artık, yaşımızı başımızı almışız biz, dayanamıyoruz. Ama sen daha gençsin, bünyen daha kuvvetli.”

 

Demir annesini sözü bitene kadar gülümseyerek dinledi ve konuştu:

 

“Hiç yaş bahanesine sığınmayın, bu işin yaşla başla ilgisi yok, irade işidir. Evimizde kimse sigara içmezse ben de içmem, bu konu da burada kapanır şekerim benim!”

 

Konuşması bittikten sonra, sigarasından bir nefes çekip dumanını annesinin burnuna doğru muzipçe üfledi. Neriman Hanım yüzüne gelen dumanı elinin tersiyle dağıtırken, yüzünü buruşturarak söylendi:

 

“Eşşoğlueşek, amma ukala şeysin be sen. Sanki adam kötülüğünü istiyor. Neyse onu bunu bırak da bak ne söyleyeceğim...”

 

Demir meraklı gözlerle annesinin söyleyeceklerini bekliyordu. Neriman Hanım çayından bir yudum aldıktan sonra konuşmaya devam etti:

 

“Baban dedi ki bugün Tahsin amcasının yanına bir uğrasın. Belki çalıştığı şirkette bir iş ayarlayabilirmiş sana, eleman arıyorlarmış.”

 

Demir’in yüzünde, az önceki ifadesinin aksine beliren ciddi çizgiler açıkça okunabiliyordu.

 

“Yahu anneciğim, bu işler böyle mi olur? Yapmayın Allah aşkına, ben peyzaj mimarlığı okudum, siz bana git nakliyat şirketinde çalış diyorsunuz. Ne alakası var, ne anlarım ben o işlerden? Hem beş yıl boşuna mı sefalet çektim Allahın terk ettiği memleketlerde. Yapacaksam hiç olmazsa mesleğimi yapayım ki, ona da meraklı değilim ya neyse...”

 

Neriman Hanım heyecanla atıldı:

 

“Yavrum ne olur bir gitsen, herkes sanki anasının karnından bu işi bilerek mi doğuyor? Senin üniversite diploman var oğlum, ne mezunu olduğuna bakmıyorlar artık, tahsiline bakıyorlar. İşi onlar sana öğretiyorlarmış, eğitim veriyorlarmış. Bak, Berna teyzenin oğlu çevre mühendisi ama bankacılık yapıyor.”

 

Demir sabırsızca araya girerek annesinin sözünü kesti:

 

“Bana yanlış olanı örnek gösterme anne! Peki, yerine girdiği banka bölümü öğrencisi ne yapacak, gidip çevre mühendisliği mi yapacak? Hem sorun sadece bu değil; ben güzel sanatlara hazırlanmak istiyorum, peyzaj mimarlığı yapmak istemezken bir de nakliyatçı mı olacağım?”

 

Neriman Hanım bozulmuştu. Gözlerinde hüzün dolu bir karanlık dolaşıyordu. Yorgun bir sesle konuştu:

 

“Belli oldu senin derdin. Oğlum sanat sepet işlerinde para mı var. Senin elinde mesleğin var, altın bilezik. Koca adam oldun, yaşıtların çoluk çocuğa karışmışken, sen çalışayım da hayatımı bir düzene koyayım diyeceğine hâlâ nelerin peşinde koşuyorsun. Yavrum, doğru dürüst bir işe gir de, gene çal gitarını, gene yap ne yapacaksan.”

 

Demir’in dudaklarında buruk bir gülümseme takılı kalmıştı. Acırmış gibi bir ifadeyle, bakışlarını annesine çevirdi ve başını iki yana sallayarak söylendi:

 

“Hiç anlayamayacaksınız beni, değil mi?”

 

Anlayamayacaktı Neriman Hanım. Tasasız ve rahat bir yaşamı kenara itip peşinden koşulacak bir belirsizliği hiçbir zaman anlayamayacak, korkacak, endişelenecekti. Nemlenmiş gözlerinden bu açıkça okunuyordu. Perişan bir sesle, kendi kendine konuşuyormuş gibi mırıldandı:

 

“Ah oğlum, beni öldüreceksin...”

 

Demir, ne sebeple olursa olsun annesini üzülürken görmeye dayanamazdı. Elini uzatıp annesinin öte yana dönük yüzünü kendine çevirdi:

 

“Tamam be valide, üzülme. Gidip bir konuşalım bakalım, belki koşullar uyarsa bakarız, kader kısmet...”

 

Neriman Hanım, bu anı önceden hesaplamış gibi koynundan çıkardığı kağıt parayı uzattı.

 

“Al, bunu baban bıraktı, harçlık yaparsın.”

 

Parayı verdikten sonra, ikinci kez koynundan para çıkarıp tekrar uzatmıştı:

 

“Al, bu da benden olsun...”

 

Demir parayı sevinçle kabul etti ve teşekkür yerine annesine uzaktan bir öpücük yolladı.

 

Otobüs durağının kalabalığı, gecenin mahmurluğunu atamamış insanların asık yüzleri, sabah güneşinin yatay ışıklarıyla uzayan gölgeler, her şey yabancılaşmıştı Demir’e. En son ne zaman bu saatlerde dışarı çıktığını anımsamaya çalıştıysa da başaramadı. Dış dünyayı ilk defa görüyormuş gibi, diğerlerinin aksine meraklı ve neşeli gözlerle içinde bulunduğu halin keyfini çıkarıyordu. Az sonra otobüs yaşlı ve hasta bir insan gibi sarsılarak, kendine has gürültüsüyle görünmüştü. İnsanlar üzerlerindeki uyuşukluğu atıp bir an kıpırdadılar ve otobüse doluşmalarıyla boşalan durak yalnızlığına geri döndü. Arka tarafa doğru yürüyen Demir, karşılıklı, kenar boyunca dizili koltuklardan birine yerleşti.

 

Otoyolu şeritlere bölen beyaz çizgiler, otobüs ilerledikçe yavaş yavaş akıyordu. Tekerleklerin daha hızlı dönmeye başlamasıyla parça parça akan beyaz çizgiler artık birleşmişti ve düz bir hat boyunca devam ediyordu. Yolcular arasında uyuklayanlar da vardı. Onlar ara sıra başlarını kaldırıp geride kalan binalardan, sokaklardan nerede olduklarını kontrol ettikten sonra şekerlemelerine devam ediyordu. En önde oturan yaşlı bir adam, birkaç kez üst üste kuru kuru öksürdü. Bakışları bir anlığına yakalamıştı fakat etkisini yitirir yitirmez herkes kendi dünyasına geri dönmüştü.

 

Demir dışarıyı izliyordu. Kepenk açan esnaflar, tezgâhlarını düzenleyen pazarcılar, işportacılar, caddeler boyu yürüyen, yürüyen ve yine yürüyen insanlar vardı. Yanında oturan adam gazete okuyordu. Dışarıyı seyretmekten sıkılan Demir, kendisine yapıldığında daima rahatsız olduğu bir şeyi yapıp adamın gazetesine göz misafiri olurken, aklına ülkede her altı kişiye bir kitap, gazete düşüyor istatistiği geldi. Demek kendi de o altı kişiden biriydi şimdi. Düşüncesi hoşuna gitmese de orta sayfadaki bir başlığı okumaktan kendini alamadı:

 

CAN İÇİNDE CAN PAZARI

 

...‘da dün öğlen saatlerinde bir kapkaççının saldırısına uğrayan N. K. İsimli hamile bir kadın, çantasını vermemek için direnince, metrelerce sürüklendi. Olay yerine gelen sağlık ekiplerince hastaneye kaldırılan N. K.’nın sağlık durumunun iyi olduğu, fakat bebeğin hayatını kaybettiği belirtildi...”

 

Hayat böylesine ucuz muydu? Cevabını veremiyordu Demir bu sorunun. Şehirde birileri katil, birileri kurban olmuştu zamanın bir gün evvelinde... Ürperdi Demir. Ölen, yeryüzünün hiçbir zevkini tadamayacak, insan sevgisini hiçbir zaman hissetmeyecek zavallı bir cenindi. Öldüren ise zaten sevgiye sırtını dönmüş, duygusuz bir insanlık küskünü olabilirdi ancak. Bunca şeye rağmen akacaktı hayat durmadan; ölen, öldüren unutulacak, taa ki yenisi yaşanana kadar hayatın ucuzluğu sorgulanmayacaktı. Gaflet uykusuna devam edecekti insanoğlu...

 

Elindeki adres kağıdını evirip çeviriyordu Demir. Önünde durduğu kocaman, onlarca katlı iş merkezi, kapitalizmin sadık bir askeri gibi ters bakışlarla onu küçümsüyor, meydan okuyordu. Bir adım sonrasına bakıyordu her şey... Birkaç adım ötesindeki beton yığınında para kazanılırken, hayaller kaybediliyordu, sonuçta kazançlı çıkan paraydı. Belki hayaller gerçekten de karın doyurmazdı, para da ruhunu öldürmezdi. İçindeki dayanılmaz çelişki, karnında can sıkıcı bir sancıyla varlığını kanıtlıyordu. Bir an çekip gitmek istedi. Fakat kaçmak neyi çözebilirdi ki... Durumuyla yüzleşmeye karar verip nefesini topladı, iş merkezinin camlı, döner kapısından hissizce girdi.

 

Girişteki güvenlik görevlisi, Demir’in rahat tavırlarını, eskimiş deri ceketini, üzerinde bilmediği bir lisanda küfür yazan tişörtünü, kırmızı, kalın ipleriyle bir hayli dikkat çeken spor ayakkabılarını küçümser bir ifadeyle inceledikten sonra, ilgisizce ne istediğini sordu:

 

“Buyurun, kime bakmıştınız?..”

 

Demir adamın ters bakışlarını görmezden gelmeye çalışarak cevap verdi:

 

“Tahsin Aykan’ı arıyorum.”

 

Adamın suratı değişmişti. Sevecen bir sesle konuştu:

 

“Sen Demir olmalısın, Tahsin ağabeyin yeğeni, değil mi?”

 

Cevabını beklemeden konuşmaya devam etti:

 

“Geleceğini söylemişti.”

 

Demir’in omzunu dostça tuttu ve eliyle hiç bitmeyecekmiş gibi önlerinde uzanan beyaz koridoru işaret etti.

 

“Kardeş, buradan düz devam et, sağda merdivenlerden aşağı inersen bulursun Tahsin ağabeyi.”

 

“Teşekkür ederim.”

 

Tahsin önündeki bardaklara çay doldururken, etrafına kümelenmiş temizlik işçileriyle dar, küçük çayhanede sohbet ediyordu. Kırlaşmış saçları alnına dökülüyordu Tahsin’in. İlerlemiş yaşına rağmen gürlüğünden bir şey kaybetmemiş, yalnızca yer yer grileşmişti. Üst dudağını görünmez kılan bıyıklarına ise beyazlar hiç uğramamıştı. Bir an işinden başını kaldırdığında, içeri giren Demir’i gördü ve gözleri sevinçle parladı.

 

“Hoş geldin yeğenim.”

 

İşçiler boş bir iskemleyi uzatırken, bakışlarıyla Demir’i selamladılar.

 

“Ne haber amca?”

 

“İyidir yeğenim, iş güç, uğraşıyoruz işte...”

 

İşçilerin arasında oturan genç, temiz giyimli bir adama döndü ve elindeki tepsiyi gösterdi.

 

“Davut, çaylar Ayla Hanım’ın odasına gidecek.”

 

Davut tepsiyi alıp gittikten sonra Tahsin, Demir’in yanına yerleşti. Gözleri Demir’in yüzünde bir noktaya takılmıştı.

 

“Ulan oğlum, bu küpe ne böyle?!”

 

“Ne var Tahsin amca?”

 

“Oğlum, iş görüşmesine geldin, insan kılığına kıyafetine biraz dikkat eder. Seni gören de sokak çocuğu sanır yahu!..”

 

Demir, Tahsin’in bu telaşına gülümsüyordu.

 

“Amca ne olacak, işe alırsa da böyle gelecek değilim ya, bir de tipimizi mi beğendireceğiz insanlara.”

 

Tahsin onları ilgiyle dinleyen işçilere dönüp sitemle konuştu:

 

“Bu çocuk adam olmaz billahi.”

 

Yeniden Demir’e dönmüştü.

 

“Oğlum, tabii ki beğendireceksin kendini, kolay mı bu devirde iş bulmak, ekmek aslanın ağzında. Millet iş diye kıvranıyor, sen el âleme kendimi beğendirmem diyorsun. Bak aslanım, benden sana amca öğüdü; bu patronlara kendini beğendireceksin arkadaş, başka yolu yok bunun. Neyse hadi yukarı çıkalım da öğle yemeğine gitmeden Engin Bey’i yakalayalım.”

 

On sekizinci kattaki ofisin hemen girişindeki masada oturan iyi giyimli, güzel bir hanım yeni gelenlere gülümsüyordu. Tahsin kadını kibarca selamladı:

 

“Merhaba Perihan Hanım. Engin Bey içeride mi?”

 

“Merhaba Tahsin Efendi, haber vereyim geldiğinizi.”

 

Kadın telefonda kısa bir görüşme yaptıktan sonra onlara döndü.

 

“Engin Bey sizi bekliyor.”

 

Ofisin kapısı nazikçe tıklanmıştı. Engin öksürerek boğazını temizledikten sonra, kendinden emin bir sesle dışarıdakileri buyur etti:

 

“Giriniz...”

 

Yavaşça aralanan kapı aralığından kafasını uzatan Tahsin, saygılı bir biçimde konuştu:

 

“Engin Bey, rahatsız etmiyorum ya?”

 

“Hayır Tahsin Efendi, gel içeri.”

 

Tahsin önden, onun bu her zamankinden farklı, mahcup halini şaşkınlıkla izleyen Demir de arkasından içeri girdi.

 

“Ayakta durmayın, oturun.”

 

Söyleneni yapıp boş koltuklara yerleştiler.

 

Ofis oldukça büyüktü. Görünümünden paha ve estetik akan, şık ofis mobilyalarıyla dolu oda, henüz içildiğini belli eden taze puro kokusuyla dolmuştu.

 

“Engin bey, bu bahsettiğim yeğenim Demir.”

 

Demir, kendisini küçümser bir ifadeyle izleyen, özgüveni yüksek, rahat, şık ve böylesi bir lüks için oldukça genç gözüken Engin’in bakışlarına, gözlerini kaçırmadan, soğuk bir ifadeyle karşılık verdi. Engin, alışık olmadığı bu meydan okuyan bakışlardan rahatsız olmuştu. Oturduğu yerde hafifçe doğrulduktan sonra bakışlarını Tahsin’e doğru kaydırdı.

 

“Tahsin efendi, yeğenine çay ısmarladın mı? Bir zahmet çay getiriver, biz de bu arada tanışırız.”

 

Tahsin odayı hızlıca terk etmişti.

 

“Evet Demir, kendimi tanıtayım. Ben Engin Mızrak, ...... Nakliyatın merkez şubesinin genel müdürüyüm. Tahsin efendi biraz bahsetmişti ama, peyzaj mimarıydın değil mi?”

 

“İki sene önce mezun oldum, fakat henüz öğrendiklerimi tecrübe etme fırsatı bulamadım. Amcam sizin eleman aradığınızı söyledi ve ısrarı üzerine ben de huzurunuza geldim. Pek de uzun bir hikaye değil, öyle değil mi?”

 

Demir’in aksine Engin gülümsemiyordu. Karşısındaki çok bilmiş, ne idüğü bilinmez herifin laflarına bozulmuştu.

 

“Haklısın Demir, hikayen oldukça kısaymış. İstersen buraya kadar zahmet ettiğin için sana edeceğim teşekkür ile bu hikayeyi bitirelim ha, ne dersin?”

 

Demir içten gelen bir kahkaha attı.

 

“Doğrusu güzel bir final bence. Yalnız sizden bir ricam olacak, bu durumu amcamdan gizlesek olur mu? Tecrübeli birine ihtiyacınız olduğunu, benim eğitimimle vakit kaybedemeyeceğinizi falan söyleyeceğim ben, eğer siz de benimle ağız birliği yaparsanız minnettar kalırım... Çünkü ailemin zoruyla geldim buraya.”

 

O sırada kapı açıldı ve elinde çay tepsisiyle görünen Tahsin, çayları dağıttıktan sonra bir yabancıymış gibi sessizce odadan ayrıldı.

 

“Peki Demir, ilk anda kızmıştım tavrına ama dürüstlüğüne de hayran olmadım değil. Bence de hiçbir şey zorla yapılmamalı. Peki ne yapmayı düşünüyorsun?”

 

“Müzikle uğraşıyorum, hayatımı müzik üzerine yaşamak istiyorum, iyi ya da kötü...”

 

Engin, Demir’in tasarısından söz ederken parıldayan gözlerine imrenircesine baktı ve konuştu:

 

“Biliyor musun Demir, ben de üniversitedeyken hep tiyatrocu olmak istemiştim.”

 

İkisi de susmuş, yüzlerinde hayalperest bir gülümsemeyle, düşüncelere dalmışlardı. Demir toparlanıp ayağa kalktı ve Engin’in elini sıktı.

 

“Anlayışınız için teşekkür ederim Engin Bey.”

 

“Rica ederim Demir...”

 

Demir odayı terk ederken, Engin elinde yuvarladığı puroyu yakmış, bulunduğu yükseklikten karınca gibi gözüken insanların koşuşturmasını seyre dalmıştı.

 

Demir iş merkezini terk etmeden önce Tahsin’in yanına uğradı.

 

“Ne oldu yeğenim, ne zaman işbaşı yapıyorsun Allahın izniyle?..”

 

“Yok be amca, olmadı. Adamlar tecrübeli bir eleman arıyorlarmış, eğitimim, işleyişi öğrenmem için vakitleri yokmuş.”

 

Tahsin’in bakışlarındaki öfkeli şaşkınlık açıkça gözüküyordu.

 

“Ulan pezevenkler, madem öyle ne diye umut veriyorsunuz insanlara! Tecrübeymiş, ulan sanki analarının karnından nakliyatçı olarak doğmuş ibneler!”

 

Söylediği yalan yüzünden vicdan azabı duydu Demir. Tahsin’i sakinleştirmeye çalıştı.

 

“Amca sakin ol, adamlar haklı. Ben nasıl olsa bir iş bulurum, takma kafana.”

 

“Bırak yeğenim yahu, neresi haklı!”

 

“Neyse amca ben gidiyorum, hadi güle güle.”

 

“Tamam yeğenim, ne yapalım bu defa böyle oldu.”

 

“Ya takma kafana Tahsin amca, boş ver...”

 

İş merkezinden çıktıktan sonra saatini kontrol etti ve ilk gelen otobüse atlayıp uzaklaştı.

 

Beyoğlu bir an bile eksik olmayan kalabalığıyla, her türde insanın dalgalar misali aşağı yukarı devindiği bir denizi andırıyordu. Amacı belirsiz yada belirli gidiş gelişler, köşe başı bekleyişleri, protesto gösterileri, ayrılıklar, küfürler, vitrinler, dilenciler, hep aynı mavi gökyüzünden çatının örttüğü bu evde yaşıyor gibiydiler.

 

Demir, arkadaşlarıyla her zamanki uğrak yerleri olan barın olduğu sokağa girerken, yakınlardan gelen tanıdık bir sese kulak verip döndüğünde, en yakın dostu Özer’i sokağın diğer ucunda bulmuştu. Birbirlerine doğru yürümeye başladılar ve sokağın ortasında buluştular.

 

“Demir, baba ne haber?”

 

“İyi, senden ne haber?”

 

“Haberler bomba, ben de seni arıyordum zaten.”

 

“Ne oldu oğlum, söylesene...”

 

“Paran var mı?”

 

Demir gülümsedi.

 

“Var, ulan konuşmak için para mı istiyorsun?”

 

“Yok be babuş, bir bira ısmarlarsan belki sana yeni işimizden bahsedebilirim.”

 

Özer’in suratı muzip bir gülümseyişle aydınlanıyordu.

 

“Tamam oğlum ısmarlarız. Söylesene ne işiymiş bu?”

 

“Baba sıkı dur. Bundan sonra grubumuz TİRAN, hafta içi her akşam Naci Ağabeyin mekanında çalacak, üzerine bir de para alacak, ha ha ha, nasıl ama?”

 

Demir’in gözleri kocaman açılmıştı. İki arkadaş hayat denizine açıldıkları umut yelkenlisiyle, fırtına sonrası açan güneşin rengarenk ışıklarına doğru ilerliyordu. Belki bu yolculuk nice fırtınaya gebeydi, belki karada kalanların geri dön çağrıları, en pişman anları kollayacak, kulaklarında çınlayacaktı, ancak hiçbiri böylesi umut dolu, mutlu olmayacaktı...

 

“E hadi o zaman diğerlerini de bulalım, bir an önce provalara başlarız.”

 

İki kafadar, müzik gruplarının geri kalanını bulmak üzere, yaşamın yüzlerce halinin şahidi Beyoğlu sokaklarında gözden kayboldular.

 

Mart 2007

 


 

Not: Barış Sever'in bu öyküsü, Yar Yayınları’nın Bulut adlı kitabından alıntıdır. Her hakkı saklıdır.



Kapat